HABER AKIŞI

15 TEMMUZ DARBE TEŞEBBÜSÜ KARŞISINDA MİLLET GERÇEĞİ VE FACETIME DEVRİMİ

 Tarih: 15-07-2019 14:55:17
Prof.Dr.Şenol Durgun

15 Temmuz darbe teşebbüsünün ortaya çıkardığı durum, Türk Siyasal Yaşamı içinde yeni bir dönüm noktası olarak yerini alacaktır. Modernleşme tarihi boyunca siyasal yaşamımızdaki değer boyutlu karşıtlık, sadece Osmanlının son döneminde değil Cumhuriyet tarihi açısından da sorun olmuş, siyasal ve toplumsal istikrarın sağlanması yönünden sıkıntılara yol açmıştır. Modernleşme süreciyle Batılı değerler üzerinden önce devletin sonra da toplumun dönüşümünün istenmesi, kadim kültürümüzde mevcut olan kutsal devlet anlayışını giderek törpülemiş ve devletin kendisine duyulan manevi saygıyı zedelemiştir. Çünkü modern öncesi dönemde Batılı anlamda bir devlet ve toplum ayrışması yoktu. Dolayısıyla batılı değerlerin benimsenmesiyle böyle bir karşıtlığın varlığı varsayımından hareketle, siyaseti anlamak ya da anlatmak bir anlam karmaşası ortaya çıkarmış ve karşılaşılan siyasal meselelerin mahiyetine nüfuz etmede sorunlar yaratmıştır. Zira kadim kültürel geleneğimizde devletin değerleriyle sosyal alandaki manevi değerler arasında bir ayrışmanın bulunmadığı, tam tersinden topluluk ruhuyla devlet arasında bir özdeşlik olduğu ve halkın nazarında da topluluk ruhunun devlette temsil edildiği anlayışından dolayı, toplumun devletin arkasında durmasını ve ona bağlı hareket etmesini doğurmuştur. Bu özdeşlik modernleşme süreci ile giderek kaybolmaya, daha önceleri siyasal yaşamımızda görülmeyen devlet-toplum ayrışmasına ve aralarındaki mesafesinin açılmasına neden olmuştu. Bu durum ülkemizde siyasetin yapılış tarzında da önemli değişikliklere neden olmuş, toplum-devlet özdeşliğin kaybolmasına, devletin topluma daha mekanik ve despotik tarzda müdahalesine ve devletin toplum nazarındaki kutsallığına halel getirir bir istikamete evrilmesine yol açmıştır. Bu farklılaşmayla modernleşme tarihimiz boyunca devlet ve toplum ilişkileri, artık eskisi gibi bir uyum içerisinde değil, bir çatışma ve gerilim sarmalı içerisine girmiştir. Bu gerginlikler, Türk Siyasal Yaşamının istikrarı yakalamasında engelleyici olmaktadır. Nitekim modernleşme tarihimiz boyunca Osmanlı zamanında yaşanılan Bab-ı Ali vs. gibi baskınların, Cumhuriyet tarihimizde de benzer şekilde askeri darbelerle veya darbe teşebbüsleriyle devam etmiş olmaları bunun göstergeleridir. Topluluk ruhu ile devletin özdeşliğinin kaybolmasına müteakip, devlet tarafından ülkenin ve devletin bekası adına yapılmak istenen düzenlemeler, devletin yaslandığı değerlerdeki farklılaşmalarından ötürü toplum nezdinde genelde olumlu karşılanmadığından, devletin devlet adına yapmak istediği reformlara karşı çıkıldığı ve bu karşı çıkışların çoğunlukla devlet tarafından zorla da olsa sindirildiğini görüyoruz. * Bu yazı daha önce Türk Yurdu Dergisinin Eylül 2016 tarihinde (Yıl: 105) 349. Sayısında yayınlanmıştır. ** Prof. Dr., Gelişim Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, sendurgun@gmail.com. 2 Cumhuriyet dönemi içerisinde toplumun siyasette giderek inisiyatif almaya başladığı dönem, demokratik siyasal yaşama geçiş kararı alınan dönemden sonradır. Demokratik siyasal yaşama geçişle, toplumun siyasal kararlarda giderek daha fazla inisiyatif alma çabaları siyasal yapının önceki dönemlerden biraz daha farklı bir şekilde toplum temelli şekillenmesine yol açmış, bu da modernleşmeci kesim açısından sorunlu görülerek, halkın siyasal alanda artan etkisini kontrol altında tutmak için bir takım arayışlar içerisinde olmuşlardır. Ancak halkı normal meşru yollarla denetim altında tutma konusundaki başarısızlık, modernleşmeci kesimin, darbe teşebbüslerini bir siyaset biçimi olarak tercih etmesine ve halkın iradesi dışında darbe ile siyasete yön verme girişimlerine sebep olmuştur. Nitekim 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü de bunlardan biridir. Halkın oyları ile seçilen bir iktidara karşı, bu defa geçmiş yıllardakilerden daha farklı bir grup, dış destekçilerinin de teşvikiyle siyasete yön vermeye çalışmıştır. İlk bakışta Cumhuriyet Tarihinin diğer darbeleri gibi algılanan bu teşebbüs, yakından incelenildiğinde çok farklı bir yapıdadır. Çünkü yapılış biçimi ve yapısı öncekilerden farklılıklar göstermektedir. Bu darbe teşebbüsü, Türk modernleşme tarihi boyunca görülen modern-geleneksel ya da laiklik-dindar çatışması bağlamında değil, dini iddialar ya da dini görünüm içinde olduğu söylenen bir grubun siyasete, siyaset dışı yollarla müdahale etme ve siyaseti yeniden düzenleme arayışıdır. Böyle bir durum Cumhuriyet tarihi açısından bir ilk olmasının yanında, darbe teşebbüsüne kalkışanların niteliği açısından da oldukça düşündürücüdür. Yukarıda da ifade edildiği üzere, bu teşebbüs, şimdiye kadar olduğu gibi modern değerlerin sözcülüğüne soyunan kesimlerce değil, aksine kendine “İslami” bir misyon çizme iddiasındaki bir grubun siyaseti legalmeşru yollar dışından ele geçirme operasyonuydu. Halbuki şimdiye kadarki darbe ya da darbe teşebbüsleri, batılı değerlerin ülkemizdeki “sözcüsü” olan grupların, geleneksel değerlerin sisteme taşıyıcısı konumundaki sağ partilere karşı “sistemi korumak”, ülkeyi “çağdaş uygarlık seviyesine taşımak” adına yapılmıştı. En azından bu durum, söylem düzeyinde böyleydi. Nitekim halkın çoğunluğunun desteğine sahip olan sağ partilerin, normal legal yollarla iktidar için gerekli prosedürü tamamlamasına rağmen iktidarda muktedir olamaması, bu partiler ve seçmenler açısından her daim şikâyet konusuydu. Bu şikâyet ise, “ülke bizim ama devlet değil” şeklinde formüle edilmekteydi. Bununla birlikte bu durum artan demokratikleşme talepleri ile tedrici olarak da olsa değişmeye başlamış ve özellikle 2007 e-muhtıra sonrası devlet içinde yapılan bir takım düzenlemeler ile 2010 referandumu sonrasında darbelerin artık tarihe karıştığı inancı, siyasal yaşamımızda giderek kuvvetli bir kanaat olarak yerleşmeye başlamıştı. Ancak 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüyle, kamuoyu büyük bir şaşkınlıkla bir kez daha sarsılmış oldu. Bu durumun anlaşılabilmesi için Türkiye’deki siyasetin sadece iç dinamikler üzerinden değil, Türkiye’nin zor ve değerli stratejik coğrafyası ve tarihi üzerinden okunmalıdır. Zira Türkiye’nin coğrafyası ve bölgenin dünya siyaseti açısından önemi, Türk siyasetini, sadece iç faktörler ve kurallar üzerinden okumaya ve yürütmeye imkân bırakmamaktadır. Bu durum Cumhuriyet tarihimizdeki bütün darbeler için geçerli bir durumdur. Son darbe teşebbüsü 3 büründüğü renk, konumu ve meşruiyet dayanağı açısından farklılık arz etmektedir. Sözgelimi Soğuk Savaş yıllarında darbelere meşruiyet, siyasal ideolojiler ve resmi ideoloji çerçevesinde kazandırılırken, Soğuk Savaş sonrası dönemde siyasal ideolojilerin toplumsal alandaki etkisinin giderek zayıflaması ve 1980 sonrası giderek Batı dünyasında da etkisini artıran dine dönüş hareketleri çerçevesinde, din ve mezhepler üzerinden yürütülmeye ve siyaset bu doğrultuda yapılandırılmaya çalışılmıştır. Bugün, Türkiye ve çevresinde görülen çoğu siyasal karışıklıklarda veya siyasete yön verme çalışmalarında, yoğunlukla kültürel, mezhebi ya da dini faktörler mevcuttur. Bugün Ortadoğu’daki siyasal karışıklıkların kökeninde çoğunlukla bu unsurlar, siyaset etme biçimi açısından birer siyasal araç olarak kullanılmaktadır. 1980 sonrası dönemde Ortadoğu, Kafkas, Balkan ve Orta Asya havzasında, özellikle ilk zamanlarda büyük güçler tarafından öncelikle etnik faktörler üzerinden yürütülmeye çalışılan siyasete yön verme çalışmaları, “tatmin edici” sonuçlar alamayınca, ideolojik araçlar üzerinden değil, dini alan üzerinden yürütülmeye çalışılmaktadır. Bu bakımdan dini, mezhebi ve kültürel alanlar üzerindeki siyasal manipülasyon çalışmalarının artmıştır. Daha önce dini alanda hiç görülüp duyulmamış yorum ve anlayışlar, bu “büyük” siyasetin aracı olarak bu coğrafyada yer almaya başlamış ve nev zuhur gruplar(El-Kaide, IŞİD, El Nusra, Eş-Şebab, Boko Haram vs.) türemiştir. Bu örgütler, bu coğrafyada, birçok ülkede doğrudan, bazılarında dolaylı etkilerde bulunarak, arkasındaki güçlerle birlikte son yıllarda siyasal alanı şekillendirme çalışmalarına girmiştir. Bu grupların hepsinin görünürdeki amacı “İslam” olmakla birlikte, yaptıkları eylemlerle en büyük zararı İslam’a, İslam alemine verdikleri, bulundukları coğrafyaları istikrarsızlaştırdıkları, İslami addedilen ve bir tarihsel hafıza olarak nitelenecek temel eserleri yerle bir ettikleri ve içinde yaşadıkları coğrafyayı İslam dışı güçlerin işgaline hazır hale getirmeye çalıştıkları görülmektedir. Özellikle Afganistan, Sudan, Pakistan, Libya, Nijerya, Somali, Yemen, Irak ve Suriye’de meydana gelen çatışmalar ve iç karışıklıklar, küresel sermayenin ve arkasındaki güçlerin yenidünya düzeni için önemli bir işlev sunmaktadır. Dolayısıyla bu duruma muhtemel engel teşkil edecek ülkelerin yeniden şekillendirilmesi, küresel güçlerin dünya hâkimiyeti açısından hayati önem arz etmektedir. Artık Soğuk Savaş dönemindeki ideolojilerin toplumsal desteği azaldığına göre ya da küresel siyaseti ideolojiler ekseninde düzenlemenin güç olduğunun görülmesi üzerine, yeni dönemde bu olay halk arasında varlığını güçlü bir şekilde devam ettiren din, mezhep, kültür vs. gibi unsurlar üzerinden yapılmaya çalışılmaktadır. Osmanlı’nın dünya siyaset sahnesinden çekilmesinden sonra kurulan birçok Müslüman devlet olmasına karşın, bu coğrafyada bugün de tarihî ve kültürel olarak etkili olabilecek ülke, Türkiye’dir. Türkiye, 1856 Paris Anlaşmasıyla kendini bir Avrupalı devlet olarak kabul ettirmiş, Cumhuriyet tarihi boyunca yönünü batıya çevirmiş olsa da ya da Batılı bütün kurumlara üye olmayı ve o doğrultuda siyaset yapmayı bir devlet politikası olarak benimsese de, bölgede küresel güçlerin oyununu bozabilecek potansiyele sahip bir ülke olarak gözükmesi, onun iç siyasetindeki istikrarı elde 4 edememesindeki en önemli faktörlerden birisidir. Özellikle son yıllarda Libya, Nijerya, Pakistan, Afganistan, Yemen, Sudan, Somali, Mısır, Irak ve Suriye vb.deki olaylarla ilgili olması ve etkin bir tavır içine girmesi, küresel güçlerin ülkemizin siyasetinden rahatsız olmasına yol açmış ve Türkiye’nin küresel güçlerin genel siyasetine uygun bir konuma kavuşturulması arayışlarını artırmıştır. Nijerya, Libya, Sudan, Somali, Mısır, Suriye, Irak, Yemen, Pakistan, Afganistan ve benzerlerinde olduğu gibi, Türkiye’de de siyasete yeni düzenleme, din ve mezhepler üzerinden getirilmeye çalışılmaktadır. Özellikle iktidardaki partinin 14 yıllık iktidarı süresince, dini motiflere dayalı görünümünün seküler ideolojik usullerle alt edilemeyeceğinin anlaşılması, bunun yanında toplumun giderek dini eğilimlere daha fazla yer açması, küresel güçlere kendi siyaset etme biçimini dini unsurlar üzerinden yürütme yönünden başka bir kapı bırakmamıştı. Ülke siyasetinin küresel güçlere uyumlu olarak şekillendirilmesi için yapılan bu son kalkışma, bunun tipik bir misalidir. Bu kalkışmanın bu sebeple, Türkiye’de yıllarca İslami gruplar içerisinde yer alan gruplardan biri olarak bilinen “Fethullah Gülen Cemaati” üzerinden yapıldığı görülmektedir. Kamuoyunda Nurcuların bir kolu olarak bilinen “Fethullah Gülen Cemaati”, sonraki yıllarda kendilerinin deyimiyle “Hizmet Hareketi”, son darbe teşebbüsüyle Türkiye’de siyaseti meşru demokratik yollar dışında şekillendirmeye kalkıştı. 2000’li yıllardan önce daha çok sosyal İslam kategorisinde değerlendirilen, kendi ifadeleriyle siyasal iktidar mücadelesi değil, Allah rızasını kazanmak amacıyla insanlara daha çok eğitim yoluyla hizmeti gaye edindiğini söyleyen bu hareket, 15 Temmuz 2016 darbesiyle sosyal İslam faaliyeti olmanın çok ötesinde küresel güçlerin Türkiye üzerinde operasyon yapma aracı oldu. Bu hareketin yapmaya çalıştığı darbe teşebbüsü ve hareketin başında bulunan zatın ikamet ettiği yer, hareket esnasında yıllarca Türkiye’ye demokratik değerlerin uygulanması konusunda “ödünsüz” tavır sergiler görünen Batılı güçlerin, demokratik usulleri hiçe sayarak darbe teşebbüsünde bulunan bu cemaate karşı sessiz, korumacı ve hatta darbeyi örtük olarak onaylayıcı tavrı, darbenin iç siyasetin gerekçeleri üzerinden yapılan bir hareket olmadığını, bir dış güçler operasyonu olduğunu düşündürmektedir. Aynı şekilde hareketin devlet içerisinde yapılanması ve bu yapılanmanın boyutlarına bakıldığında, bunun Türkiye’deki sıradan bir ideolojik grubun ya da dini grubun bilgi seviyesinin akıl edemeyeceği bir örgütlenme ve sızma işlemi olduğu ya da hareketin dış uzantılı bir hareket olduğu kanaati oluşturmaktadır. Öyle ki Türkiye’nin en temel kurumlarından biri olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içyapısına Tümgeneral seviyesine kadar çok gizli ve bilinçli bir şekilde örgütlenmeyi; MİT, Askeri veya Emniyet İstihbaratını ele geçirerek başarabilmesi ve iki dönem Genel Kurmay Başkanının odasına böcek koyarak dinleyebilmeyi becermesi, bunu iç siyaset gereği iktidardan rahatsız sıradan iktidar karşıtı muhalif bir grubun hareketi olarak görebilmeyi güçleştirmekte, aksine hareketin devletin bilgi ve örgütlenme seviyesini aşacak kadar örgütlü ve donanımlı olduğunu, dolayısıyla bu yapının sıradan değil, uluslararası bir hareket olduğunu 5 göstermektedir. İç siyasetteki sorunlar üzerinden ortaya çıkan bir hareket olduğu bir an için kabul edilse bile, devlet içindeki örgütlenmesinin yürürlükteki mevcut hükümetin çok öncesine dayalı bir faaliyet olmasıyla, en azından askeriyedeki Tümgeneral seviyesindeki sızma çalışmalarından görebilmek mümkündür. Bütün bu hususiyetlere karşın yapılan darbe teşebbüsünün başarıya ulaşamamasında birçok faktör sıralanabilir. Herşeyden önce halkın darbe karşısındaki tavrı, Türk siyasetinde yeni bir döneminde açıldığının göstergesidir. Şimdiye kadar ki darbelerde, halkın darbe teşebbüsünde bulunan güçler karşısındaki pasif varlığının aynen devam edeceği düşüncesi, belki de darbeci unsurların fark edemediği yeni bir durumdu. Aslında toplumun siyasete karşı ilgisi Türkiye’de her dönem devam etmiştir. Ancak toplumun devletiyle olan ilişkisi ve devletine karşı geleneksel saygısı, sistemi bozmaya dönük böylesi müdahalelerde nasıl davranacağını bilememesinden kaynaklı bir durumdur. Zira kadim Türk kültüründe devlete isyan babaya isyanla özdeşleştirildiğinden, bu türlü gayri meşru müdahale durumlarında halk daima nasıl davranması gerektiği konusunda tereddüt yaşamıştır. Aslında her darbe teşebbüsünde halk, nasıl hareket etmesi gerektiği noktasında tereddütünü giderecek bir kılavuz, ses aramıştır. Çoğunlukla da bulamadığı zamanlarda istemeye istemeye de olsa, ortaya çıkan durumu bir şekilde sineye çekmek durumunda kalmıştır. Ancak 15 Temmuz 2016 akşamında durum, daha öncekiler gibi olmamıştır. Darbe teşebbüsü duyulduğu vakit önceki müdahaleler gibi bir an için duyulan tereddüt; siyaset, medya, yargı kesiminin aktif rol alması veya yol göstermesiyle halkın nasıl hareket edeceği noktasında tereddütlerinden sıyrılmasına, ülkesine ve siyaset kurumuna sahip çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Bu sahip çıkma olayında, her olayda olduğu gibi yaşanan ve darbe teşebbüsünün seyrini değiştiren ilkler vardır. Esasında uzun yıllara dayalı bir hazırlığın sonucu olarak planlanan darbenin başarıya ulaşamamasında bu ilklerin çok önemli katkıları bulunmaktadır. Bu ilklerden sonra gelen desteklerde önemli olmakla birlikte, kanaatimce darbe teşebbüsünün akamete uğramasında bunların rolü daha fazla olmuştur. Halkın darbe karşısında aktif olmasında ve daha organize hareket etmesindeki siyaset kurumunun öncüleri vardır. Bunları da iki kategoride toplayabiliriz. Bir tarafta iktidar partisi, diğer yanda muhalefet partileri. Malum darbe teşebbüsü iktidar partisine karşı yapıldığından, iktidar partisinin ve onun doğal lideri Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’a karşı olması doğal bir durumdur. Ancak muhalefet cephesinden bu alanda ilk harekete geçenin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin olması, darbe teşebbüsünün kamuoyu indinde meşruiyetini kaybetmesi bakımından önemli bir durumdur. Elbette burada Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın daha önceki yıllarda olduğu gibi şapkasını alıp gitmemesi, kendilerinin de “meydanlarda olacağı”nı ve halkı da “meydanlara inmeye” çağırmasının rolü göz ardı edilemez. Bu konudaki lider tavırları takdire şayan olmakla birlikte, darbe teşebbüsünün iktidar partisi ve onu destekleyen bir kesime değil, tüm millete karşı yapılan bir kalkışma olduğu görüntüsü 6 kazanmasında en önemli katkının MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin darbe teşebbüsünün daha ilk saatlerdeki tavrının belirleyici olduğudur. Bu şekilde darbe teşebbüsü sadece iktidar kesimi çevrelerinde değil, Bahçeli’nin de katılımıyla daha doğarken muhalefet çevrelerinde de istenmenesine ve teşebbüsün meşruiyetini yitirmesine yol açmış oldu. Emir-komuta zinciri içinde yapılmayan ya da alt rütbeli subayların yaptığı bir darbe teşebbüsü olarak 15 Temmuz 2016’da tarihe kaydedilen bu olaya belli noktalarda benzeyen 1960 darbesi, dönemin iktidar partisi Demokrat Parti’ye karşı yapılmış ve muhalefet partileri bu darbeye bırakın karşı çıkmayı, DP iktidarına karşı açık ya da örtük bir şekilde dönemin darbecilerini desteklemişlerdi. Nitekim başarıya ulaşan 1960 darbesinin faturası tamamen DP’ye kesilmişti. Sadece DP’liler tutuklanmış ve DP teşkilatları siyasetten el çektirilmişlerdi. Bu durumu göz önünde bulundurulduğunda, 15 Temmuz darbe teşebbüsü olayında, MHP’nin çıkışının önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Zira MHP bu çıkışıyla, darbe teşebbüsünün sadece iktidar partisine karşı değil, toplum nezdinde tüm ülkeye karşı yapılan hareket olarak algılanmasını sağlamakta önemli etki yaratmıştır. MHP’nin bu tavrı sonrasında, ana muhalefet partisi CHP ve diğer partilerin de darbe karşıtı çıkışları, darbenin meşruiyetini halkın gözünde tamamen sonlandırmış oldu. Siyaset kurumundaki bu gelişmeler karşısında medyanın da bu darbe olayı karşısındaki tutumu çok belirleyici olmuştu. Medya kurum olarak, Türk siyasetindeki kutuplaşmacı yapıyı ve yarılmayı adeta yok sayarcasına, şimdiye kadar görülmemiş bir uzlaşma içerisinde darbe karşıtı yayınlarda bulunarak, halkın darbe karşısında daha sağlıklı tavır almasında çok önemli katkılarda bulunmuştur. Hatta Cumhurbaşkanı’nın halkı sokaklara çağırmasını ilk olarak yaptığı medya organının iktidara muhalif bir medya organı olması, Türk siyasi hayatı açısından yaşanılan ilklerden ve ilginçliklerden biri olmuştur. Çünkü daha önceki darbe ya da darbe teşebbüslerinde medyanın geneli ya da önemli bir kısmı, 28 Şubat Post-modern darbe teşebbüsünde ya da öncekilerde olduğu gibi, darbeye/darbelere çanak tutmuştur. Dolayısıyla son darbe teşebbüsüyle medyada gelinen nokta, Türk siyaseti açısından önemli bir kazanım olarak görülmelidir. Zira medyanın son darbe teşebbüsündeki rolü ile ülkenin, devletin geleceği ve selameti için bazı temel konularda, bütün farklılıklara ve toplumdaki kutuplaşmacı yapıya rağmen buluşabilme ve ortak bir tavır sergileyebilme görülmüş oldu. Aynı şekilde ordunun vatansever mensupları ile emniyetin başarılı operasyonlarının yanında halkın destansı bir şekilde ülkesine ve devletine sahip çıkması Türkiye’de siyasetin artık millet gerçeği görmezden gelinerek yapılamayacağını da ortaya koymuştur. Bu durum sadece iç illegal odakların gözünü korkutmakla kalmamış, dış odakları da rahatsız etmiştir. Nitekim darbe sonrasında bazı batılı medya organlarında çıkan haber ve yayınlarda halkın destansı şahlanışını itibarsızlaştıracak ve “Türkiye’de halkın anlamsız bir şekilde kendilerini tankların, silahların önüne attıkları” şeklinde bir dil kullandıkları görülmektedir. Kısaca, şimdiye kadar ağır aksak yürütülen demokratik siyasetin teminatı, halk görülmediğinden Türk siyasi hayatının farklı dönemlerinde yer yer dış güçlerle onların iç uzantılarının halkın iradesini hiçe sayarak sistemi ele geçirme teşebbüsleriyle karşılaşılmıştır. Halkın ülkesini yönetme, yönlendirme 7 konusunda rüştüne ermediği düşüncesiyle sisteme yapılan gayri meşru müdahalelerin, bu son olayla artık sona erdiğini, bundan sonra darbe teşebbüsünde bulunmak isteyenlerin millet gerçeğini göz önünde bulundurmadan hareket edemeyecekleri görülmüş oldu. Özellikle iletişim teknolojilerindeki gelişim, devlet içinde cereyan eden olaylar konusunda halkın hızlı bilgi alması durumunu sağlaması; ülkeyi, devleti ve sistemi daha hızlı bir şekilde sahiplenme durumu yarattığı gibi, halkın devletin gerçek sahibi olduğu durumunu doğurmuş oldu. Diğer bir ifadeyle, teknolojideki gelişmeler halkın devlete, ülkeye sahip çıkma katsayısını artırarak, devletin ve ülkenin gerçek sahibi olma imkânı için önemli imkânlar, fırsatlar sunmaktadır. Bu imkânlar, her dönem dönemin teknolojisine göre değiştiği gibi, son darbe teşebbüsüyle de dönemin iletişim teknolojisi bu konuda önemli katkılar sağlamış oldu. 1979 İran İslam Devrimi’nin gerçekleştirmesi esnasında, o zamanki teknolojinin ulaştığı seviye gereği kasetler kullanılarak Humeyni’nin mesajları İran’daki Pazar ve Cami yoluyla kitlelere ulaşarak halk Şahlık rejimini alaşağı etmiş ve kullanılan teknolojiden dolayı da İran’daki devrim Kaset Devrimi olarak adlandırılmışsa, benzer şekilde 15 Temmuz 2016’da ise bir başka iletişim teknolojisi devreye girerek, yani FaceTime üzerinden darbeye karşı ne yapılması gerektiği konusunda Cumhurbaşkanı’nın çağrısı, kitlelerin meydanlara çıkmasını sağlayarak darbe teşebbüsünü başarısız kıldığından, 15 Temmuz 2016’da kullanılan teknoloji bakımından bir FaceTime Devrimi olarak adlandırılabilir.

Not; Bu yazı daha önce Türk Yurdu Dergisinin Eylül 2016 tarihinde (Yıl: 105) 349. Sayısında yayınlanmıştır. ** Prof. Dr.Şenol Durgun, Gelişim Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, sendurgun@gmail.com.

  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR

Sitemizdeki Haberleri Beğeniyormusunuz?


HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
LİNKLER
Yukarı